G r e k l e r i “Y u n a n” D i y e O n u r l a n d ı r m a k
Ayhan Yücel / Tarih Öğrt.
“Yunan” sözcüğü “İon”dan türetilmiştir. Tarihin hiçbir diliminde “Yunan” dediğimiz Grekler, bu sözcüğü kendilerini anlatmak için asla kullanmamışlardır. Türklere ait yazılı belgelerde geçen “Yunan” sözcüğü ise, Perslerden esinlenilerek kullanılmıştır. Bu sözcüğü günümüzde de maalesef yanlış kullanmaktayız. Bazı kullanımlarda ise “Yunan” şeklinde değil de biraz değiştirerek “Yunanlı” olarak ele alıp adeta bir bölgede oturanları kastedercesine kullanmaktayız. Bu şekildeki kullanımda Mora’nın Kuzeybatısındaki “İon Adalı” olanların kastedilmesi şeklinde ifade bulmuştur. Tevrat’ta, İyonya topraklarını kastederken “Yavan”, Asur yazıtlarında “Yavnai” olarak kullanılmıştır.
Balkanlardan Anadolu’ya yapılan göçler içerisindeki Aiollerin ve İonların Anadolu’ya gelişi M Ö 1050’lere rastlamaktadır. Çünkü bu tarihlerde Dorlar, Balkanlardan Mora’nın kuzeyine inmeye başlayınca bölgeden Anadolu’ya göçler olmuştur. Smyrna, Myrina, Phokaia, Magnesia, Miletos, Ephesos gibi birçok Aiol ve İon kenti bu dönemde kurulmuştur.
Aiollerin Anadolu’daki faaliyetleri tarım düzeyinde kalırken, İonlar hem ticarette hem de kültürel alanda gelişme kaydetmiş çağdaşlarına göre çok ilerlemişlerdir. Bu yüzden hem Helenlerin hem de diğer göç edenlerin temsilcisi olmuşlardır. Bu şekilde kendilerini bölgelerine ve diğer bölgelere de böyle kabul ettirmişlerdir. İonlar gibi göç ederek Anadolu’ya gelenlerin doğu toplumlarına en yakın olanları, zamanla “İonlar” diye adlandırılmıştır. Böylece Mora’nın kuzeyindeki coğrafyaya da İon’dan türetilmiş “Yunanistan” sözcüğü kullanılmıştır.
Dorların Balkanlara inişleri, Grekleri adeta her şeyiyle tarihten silmiş gibidir. Günümüz Greklerinin bir kültürü yoktur. Tüm sahiplendiği bilim ve kültür ise, Batı Anadolu kıyılarında meydana getirilen bilim ve kültürdür. Zaten Türkiye topraklarında meydana getirilmiş olan bilim ve kültürün doğal mirasçısı da 1 000 yıldır bu coğrafyaya mührünü vurmuş Müslüman Türklerdir.
İonlar, Batı Anadolu’da kültürel ve ticari alanda ilerlemiş bir millet olup, serbest düşünceyi yani ilerlemenin lokomotifi sayılan felsefeyi, Avrupalıların “Grec” dediği halka öğretmişlerdir. Anadolu ile Grekya arasında adeta kültür köprüsü olmuşlardır.
Günümüzde Grekler ise kendilerini “Helen” diye adlandırmışlardır. Aynı tanrılara tapmaları ve aynı dili konuşuyor olmaları, Helenlerin ortak noktalarını meydana getirmiştir. Milleti meydana getirecek unsurlardan sayılan hiçbir ortak noktaları yoktur
“Helen” kavramını irdelendiğinde ise “Atina ve Sparta arasındaki kültürel birliktelikle başlayan ortak savunma girişimleri ile ortaya çıkan bir işbirliğinin adıdır.
Hristiyanlığın yayılışı ile Hristiyanlaşan Helenler de kendilerini “Helen” diye adlandırmayıp Roma sözcüğünden türetilen “Romios”u kullanmışlardır. Çünkü “Helen” demek “putlara tapan” şeklinde anlamlandırılmaktadır. Hıristiyanlaşanların, yani tanrı inancını seçenlerin puta tapmaları söz konusu olamazdı. Ancak Helen dili Hıristiyanlaşmayla terk edilmemiş tam tersine etkili bir şekilde “Helen dili”ne sahip çıkılmış ve hayatın tüm alanlarında, özellikle de dini alanda yaşatılmıştır.
“Helenizm” terimi ise Alman tarihçi J. G. Droysen tarafından “Grek kültürünün Yunanistan dışına çıkıp Ön Asya ve Akdeniz bölgesiyle karışması ve kaynaşması sonucu oluşan üniversal bir kültür” olarak kullanılmıştır. Batılılar ise soy adı olan “Helen” sözcüğünden türetilen “Grek” sözcüğünü de kullanılmıştır. Greklerin yaşadıkları topraklar ise “Greece” diye adlandırılmıştır. “Grek” kelimesi ise Batılı ülkeler dediğimiz Avrupa ülkelerinde “hırsız” anlamında kullanılmıştır. Doğal olarak günümüzün Grekleri bu kullanımı sevmemektedirler.
Greklerin Osmanlı Devleti’ne isyan ettiği yıllarda, onları destekleyen hatta gönüllü savaşçılar olarak Greklerin arasına katılmak için bölgeye koşan maceraperest Avrupalılar vardı. Böyle yıllarda bile Grekler için hala eski deyimleri “Graecia mendax” yani “Yalancı Yunanistan” deyimini kullanmışlardır. Greklerin anlatılmasında mecazi anlamda ise “Fripon, escroc” yani “hilekar, dolandırıcı” gibi kelimeler Latin sözlüklerinde yaygın olarak yer almaktadır. Batılı seyyahların notları incelendiğinde tarafsız davranan seyyahların Türkleri daima övdüğü, Grekleri ise sahtekârlıkla ve hırsızlıkla suçladıkları görülür.
Osmanlı Devleti’nde “Levanten” diye adlandırılan Avrupalıların meşhur olan “Siz hiç yeşil bir at gördünüz mü ya da aklı başında Sakız Adalı?” sözü gayet ilginçtir. İngiliz yazarın aynı ilginçlikteki sözü de dikkate değerdir: “Sakız Adası’ndan adam çıkmaz”. Ama Osmanlı Devleti’nin tam yetkili elçisi Sakız Adalı Payanoti’nin yerine getirilen Alexander Mavrocordato, Karlofça’ya anlaşma imzalamaya gönderilecektir. Karlofça Antlaşması’nın tarihimizdeki yeri maalesef hiç de iyi hatırlanmayacak anıları çağrıştırmaktadır.
Osmanlı Devleti’nin yönetimindeki Grek bölgelerini değişik tarihlerde gezmeye gelen tüm seyyahlar, kendilerine rehberlik eden Grekler için “hırsız, yalancı, dalavereci, üçkâğıtçı, sahtekar, dolandırıcı ve dalkavuk” gibi sıfatlar kullanmışlardır.
Zira Fransızlar, en büyük lügatlerinde dost kabul ettikleri Grekler için bile “Grek” teriminin karşılığını “hırsız” olarak anlamlandırmıştır. Grekler ise II. Dünya Savaşı sonuna dek uzun yıllar inatla sürdürdükleri çalışmalar sonrasında Fransız lügatinden yüz karaları olan bu gerçeği çıkarttırmayı başarmışlardır.
Fransızların dillerine yerleşmiş “Bir Grekle el sıkışırsanız parmaklarınızı saymayı unutmayınız” deyimi oldukça ilginçtir. Venedikliler dualarında sevdikleri insanlar için “Tanrının Atinalı ve Euboealı Greklerden, Selanikli Yahudilerden korumasını” isteyeceklerdir.
Greklerin mitolojileri bile incelendiğinde tanrılar tanrısı kabul ettikleri Zeus’un yani Jüpiter’in hikayeleri, genellikle kadın ve erkeklere aşık olup onları kaçırdığı yani hırsızlıkla ele geçirdiği sık sık görülür. Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki Avrupalılar onlara “hırsız” demekle asla haksızlık yapmamışlardır. Hatta inançlarında bile çalmayı kutsallaştıran yani tanrıları da çalan bir millete hak ettikleri unvanı vermişlerdir.
“Korsan” kelimesi Greklerin denizcilikle uğraşan hırsızlarına verdikleri unvandır. Yani “korsan” sözü hakaret değil tam tersi denizci Grekeler için onur verici bir hitaptır. Ayrıca Grek dağlarında eşkıyalık yapan yani vatandaşları soyanlara da “kleft” demişlerdir. Bu hırsızlık olayları bile onur verici unvanlar arasındadır. Soymak utanç verici değil onur duyulacaklar arasındadır.
Müslümanlara karşı devamlı önyargı ile yaklaşan Avrupalılar, bir Grekler için bir de Macaristaniçin tarihi gerçeklere uygun kelimeyi kullanırlar. Macarlar, ne kadar kendilerinin Hunlarla bağlarının olmadığını savunsa da Avrupa bu tarihi gerçek için Macarların yaşadığı alanlara “Hun Yurdu” yani “Hungary” kavramını kullanır. Böylece Macarların inkar ettikleri tarihi gerçekleri ısrarlı bir şekilde Dünya’ya duyurmaktadırlar.
İon’dan türetilen “Yunan” terimini yanlış kullandığımız gibi bir yanlış kullanımda “Rum” sözcüğünde yapıyoruz. “Rum” kelimesini “Grek” kelimesinin yerine kullanıyoruz. Birçok Grek yazar 1821’deki isyanlarının hazırlığında oldukları anlarda bile Romios yanı “Rum” olarak ifade edilen “Romalı” kullanımına karşı çıkmışlardır. Fakat kelime olarak “Rum” incelendiğinde “Romanio” yani “Roma Devleti” yerine veya Bizanslıların kendi ülkeleri için kullandıkları terim olduğu görülmüştür. Arap kaynaklarında ise Bizans’a ait tüm topraklarda yaşayanların genel adı olarak “Rum”, bu topraklarda yaşayanların konuştuğu dil olarak da “Rumca” tanımı yapılmıştır. Bu da zamanla Anadolu için kullanılır hale gelmiştir.
Fazla uzağa değil 1070’lere baktığımızda “Rum” deyimini biz Müslüman Türklerinde sıkça sahiplendiği görülmüştür. Türkiye Selçukluları’yla ilgili kavramlar “Selçukiyye-i Rum” şeklindedir. Anadolu’ya gelip devlet kuran Oğuzlar, kendilerini Romalıların varisi olarak görmüşlerdir. Oysa Oğuz Türklerinin “Rumlukla” yanlış kullanım olan yani “Greklikle” hiçbir alakası yoktur. “Rum” kelimesi “Romalı” anlamında kullanılmaktadır. Eski Rumların yani Romalıların topraklarında oturan kimseler kastedilmiştir. Bu yüzden Araplar ve Şark devletleri, Romalılardan sonraki dönemde Anadolu’da Müslüman Türklerin kurduğu tüm beylik ve devletlere “Eyalet-i Rum” demişlerdir. Bu da bize göstermektedir ki “Rum” kelimesi Bizans Dönemi’nde Anadolu’da yaşayan Hıristiyanları değil coğrafi olarak Türkiye’yi kastetmektedir. Zamanla Balkanlardaki Osmanlı Devleti yönetimindeki topraklar için Rumeli deyimi kullanılacaktır. Demek ki “Rum” “Grek” demek değildir. “Rum”, “Romalı” ya da “Romaya ait olan topraklı” demektir.
Anadolu’da yaşayan Müslüman Türkler, Rumlar için çeşitli atasözleri de kullanmışlardır. Halkın “Rum” kelimesini kullanımı “Urum” şeklinde olmuştur; ama yanlış kullanım gereği sanki Türkiye’de yaşayan Grekler kastediliyormuş gibi anlam verilmiştir.
Türk ve Müslüman ülkelerde “Rum” tabiri, zamanında Bizans’ın hüküm sürdüğü toprakları kastetmek için kullanmışlardır. Benzeri bir kullanım da Avrupalı ve Batılı ülkelerde, zamanında Bizans toprakları için “Romania” sözcüğü Rumeli kelimesinin yerini almıştır. Ama Avrupalılar asla bu kelime ile ilgili hata yapıp bugün ki Grekleri kastetmemişlerdir.
İonlar’a “Yunan” dediğimiz andan itibaren de hatanın en büyüğünü yapmışızdır. Çünkü 30 Ocak 1923 günü Türkiye ile Grek Devleti arasında “Yunan ve Türk Halklarının Mübadelesine İlişkin Sözleşme’ye göre ülkemizden Grek Devleti’ne Grekçe bile bilmeyen yaklaşık 1 500 000 Ortodoks Hıristiyan gönderilmiştir. Maalesef Yunan diye adlandırılan bu İonlar ve Ortodoks vatandaşımız düşmanımıza hem nüfus, hem sermaye hem de ticari imkânlar olarak verilmiştir.
Biz bu Ortodoksları esasen tarihin seyri içerisinde kaybetmişiz. Diyar-ı Rum’u Türkiye yapan atalarımızın Ortodoksları nasıl üretimin lokomotifi yaptığını ya unutmuş ya da anlayamamışızdır. Avrupalılarca Ortodoks halk, Helenleştirilip Grekleştirilmeye çalışılırken biz bunu fark edememişiz ya da, fark ettiğimizde bunun önüne geçememişizdir. Tıpkı Çanakkale’de birlikte vatanı savunduğumuz kardeşlerimizin elimizden adeta alınarak Nevruz’da kendi polisimizi, askerimizi taşlamaya teşvik edildiği gibi.. Ya devletimizi idare edenler kardeşlerimizin çalındığını fark edemiyor, ya da fark ediyorlar ama bunun önüne geçemiyorlar.
Türkiye Selçukluları, kendisinden önce bu topraklarda Büyük Selçukluların Anadolu için yürüttüğü politikayı aynen uygulamıştır. Selçuklular, Anadolu topraklarına “İklim-i Rum” derken, Anadolu’daki Hristiyan halk devamlı olarak gözetilmiş ve asla sınırlar dışına atılmamıştır. Hatta Anadolu’nun Türkleşmeye başlayıp Müslüman mührü yemesiyle birlikte Hristiyan halk Türkiye Selçuklu Devleti’nin topraklarını terk etmeye başlamıştır. Selçuklu hakanları, hemen harekete geçip tekrar Anadolu’ya dönecekler için bir dizi muafiyetler ve devlet desteği uygulaması başlatmışlardır. Çünki yerleşik hayat süren bu insanların bu ülkeyi terk etmesi yani bu toprakların boşalması, üretimin düşmesi ve vergi gelirlerinin azalması anlamına geliyordu. Menderes havalisinden Akşehir’e nakledilen Rumlar, beşer bin kişilik guruplara ayırarak onlara evler, köyler, tarlalar, çiftçilik aletleri, tohumluk ve beş yıllığına vergiden muafiyet bağışlamıştır. Böylece hem bu toprak işlenmiş hem de düşman Bizans’a o kadar nüfus kaptırılmamıştır.
“Grek” kelimesi Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında kullanılmıştır. Daha sonra ise hatalar birbirini izlemiştir. “Greklere” Yunan, bazen de Greklere “Rum” demeye başlamışızdır. Grek “hırsız”dır. Yunan “İyonlu”ların doğu milletlerince verilmiş ismidir. “Rum” ise “Roma Devleti’ne ait olan” anlamındadır. “Her yanlışlık büyük hatanın kapısını açmaktır”. Unutmayalım..